Ana içeriğe atla

PÎR'İN ÖLÜMÜ-1

Muhammed Ata YÜKSEL

Bunu mutlaka yazmalıydım.


-I-

Yıl iki bin on dokuz. Mevsim sonbahar. Bu yılı iki yaşlının göçü dolayısıyla pîreyn yılı olarak hatırlayacağım. Öteden beri sonbahara ayrılık ve hüzün mevsimi deniliyor. Öyle de oldu bizim için. Önce Hacı Cumayê Zilfê Elî'yi, bir ay arayla da Hacı Said Ahmedê Ceyran'ı toprağa verdik. Her eşya mutlaka bir gün aslına, kaynağına geri döner. Her şeyin bir yuvası vardır. Yuvalarına, ait oldukları topraklara, göç dönen iki kartal gibi yeryüzünden toprağın bağrına süzüldü onlar. Ne mutlu onlara! 

-II-

O'nu daima; bir bahar günü, pırıl pırıl güneşli bir günün öğle vaktinde, xanîyê malê'ye vaktiyle ek olarak betondan yapılan evin doğu kısmında kalan  ahırla bitişik odasında; rengi bazen kırmızı bazen sarı bazenleri de yeşil olan o yer örtüsü seccadenin üzerinde öğle namazına durmuş haliyle hatırlayacağım. Bense kalkıp abdest almaya üşendiğim için o çocuk yaşımda (6-7 yaşımda) yerde uzanık vaziyette gözlerimle onun hareketlerini taklit etmiş, namaz bitince de ben de kendi namazımı bitirmiştim ve bunun verdiği huşu ile kalkıp seccadesini toplamıştım. Nedense o gün namazımın (gözlerimle ve kalbimle kıldığım namazımın) kabul ve geçerli olduğuna inandırmıştım kendimi. O odaysa sonraları eve bir üst kat çıkıldığından boşaltılmış, bazen buğday ve saman ambarı, bazen kışa kurutulan narların konulduğu yer olarak kullanılır olmuştu.

Yine bir defasında newala quşêx'de bir yaz gününün tam ortasında emmioğlum ile (en sevdiğimden) birlikte, onun kürekle suya ark açışını izlemiştik. Toprağı öyle bir yarışı vardı ki, toprağın yerden kendiliğinden koptuğunu ve suya yol verdiğini zannetmiştim. Böylece O, elindekini toprağın bağrına her salladığında yaptığı işin çok zor olmadığı,toprağın ne kadar da uyumlu ve uysal bir varlık olduğu hissi dolmuştu içime. Her bir hareketi öylesine rahat ve kıvamındaydı ki; vuruşları ve ayağıyla küreği toprağa iyice saplayışları tam bir aheng içindeydi. Neden sonra yorulmuştu. Güneşin altında alnında terler birikmiş, nefes nefese kalmıştı. Bize dönerek her biriniz iki defa toprağı dövün, iki defalık yol açabilirseniz size yeter, demişti. İlk anda küçümsendiğimi duyumsamıştım. Bana göre değil iki en az on vuruş yapar hatta bu yeni arkı ilerdekiyle de birleştirebilirdim. Tatlı ve riyakar bir hırsla küreği elime alır almaz toprağa salladım. Küreğin ağzı tek sallayışımda yarısına kadar toprağa gömülmüştü.  Tam da kendi kendime bununla övünüyordum ki, devamının gelmediğini gördüm. Ne yaptıysam sapladığım yerden küreğimi toprakla beraber çıkaramadım. Toprak adeta dört elle yere sarılmış, küreğin ağzına gelmiyordu. Yere yapışıp kalmıştı. Sonra sadece küreği çıkarmayı denedim. O da olmadı. Meğerse toprak kendini her isteyene öyle çabucak ve nedensiz yumuşatmıyormuş ve zannetiğim gibi uysal da değilmiş. Bu, topraktan aldığım ilk dersim olmuştu. Toprak sertti, toprak hırçındı. Aynı zamanda insandan daha güçlüydü de. Bunun yanında toprağın usul erkan hassasiyeti vardı. Öyle pişmemiş, rastgele, kaba ve kontrolsüz; hele ki riyakar güç gösterilerine boyun eğmiyordu. Ben dersimi almış tüm riyakar hırsımı ve bıçkınlığımı, haliyle öfkemi usulca cebime geri koymuş ve susmuştum. O kısacık uğraş beni çokça yormaya ve terletmeye yetmişti. Başımı kaldırdığımda dedemin dudaklarının hafifçe aralandığını ve bana bakarak gülümsediğini gördüm. Bir an gözgöze geldik. Hiç konuşmadık. Emmioğlum, toprağa daha aşinaydı. Toprağın usul erkanını, adabını yaşça küçüğüm olmasına rağmen benden iyi biliyordu. Toprakla arasındaki resmiyeti bana nispeten daha çok kırmıştı, onun tevazuyla toprağa birkaç vuruş yapabildiğini hatırlıyorum. Bu hatıram da eğer hafızam beni yanıltmıyorsa lise yıllarıma denk geliyor. (13-14 yaşlarındayım) 

-III-

Bir defasında markette kasada oturuyorum. O da karşımda elindeki işlemeli bastonuna dayanmış, kürsüde yanında bir dostuyla birlikte oturuyor, muhabbet ediyordu. Dost demişken, dedemin çok fazla özel (sırrını paylaşabildiği) dostu yoktu. Herkesle oturup kalkmazdı. Bildiğim bir şey varsa o da dostluğu çok sever ve dostlarının çokluklarıyla övünmek hoşuna giderdi. Haklıydı bunda. Çünkü dost olan dostlarına karşı çokça vefalıydı. Onlar kendi aralarında konuşuyor, ben de bu konuşmalarına haliyle kulak misafiri oluyordum. Bir ara yanındaki fıkhi bir soru sordu kendisine. İyi hatırlıyorum, hacı, dedi, şimdi kaza namazlarını kılarken kamet getirmek gerekli midir? Nedense ırsi olduğunu tahmin ettiğim refleksle ağzımı açmış soruya cevap vermeye hazırlanmıştım, hatta ağzımdan 'yok'kelimesi de çıkmıştı ki, dedemin beni umursamayıp sorunun sahibine dönerek gayet ciddiyetle eğer gün içinde herhangi bir farz namazından sonra eda edilirse kamet getirmenin gerekli olmadığını ancak günün herhangi bir vaktinde yalnızca kaza namazını kılacak olursa kamet getirmek gerektiğini söylemişti. Onun beni umursamayışı yahut kendinden emin soruya cevap verme isteği değil -gerçi bu isteğinin gururunun okşandığına yormuştum o zamanlar, Allah beni affetsin-, beni asıl pat diye cevap verme cüretim hayrete düşürmüştü. Tabir yerindeyse o an içimde kopan fırtınanın sesini işitmiş, bir an durup kendimi dinlemiştim. Hayır, öyle her soruya destursuz dalmak olmazdı. Soru sormanın da cevap vermenin de tıpkı toprak gibi usul erkan hassasiyeti vardı. Öyle ehil olup olmadığını önemsemeksizin, bilip bilmeden, bilinçaltında yatan gururla, cevaba kalkışmak olmazdı. Hatta muhatabı olsan bile hemen gerekçesiz hüküm cümlesi kurmak da olmazdı. İlim yurdunda her sorunun elbette bir cevabıyla beraber bu cevapların bir gerekçesi ve hikmeti de vardı. Öyle kuru kuruya ahkam kesmek en hafif tabiriyle hadsizlikti. Yine yutkunmuş ve yine çok boyutlu çok katmanlı o derin hayat dersimi almıştım. Bu anı sonraları da çok düşündüm. Hala düşünüp dururum. Düşündükçe de bazı şeylerin hayatla beraber tıpkı nefes alıp vermek gibi bende derinleştiğini hissediyorum.

Onun bendeki en dokunaklı hatıralarından biri de çıkışmayan pasaport ücretime mukabil cebinden geri kalan miktarı çıkarıp verişi olmuştu. Vaktiyle bana umre sözü veren amcam yıllar sonra da olsa bunu tutmaya azmetmişti. Her şeyimizi hazır etmiştik. Pasaportumu da çıkarmıştım. Ama Suudi'nin pasaport süresini en az on bir ay olacak şekilde istediğini sonradan öğrenmiştik. Bu nedenle yeniden pasaport çıkartmam gerekiyordu. Bu, bir daha masraf yapmak demekti. Param eksikti. Ben çaresiz ve meyus, marketin arka kısmında kıraathaneden kalma kırmızı örtülü masada, dedemle birlikte oturup kara kara düşünürken bir anda elini cebine götürdü, babacan bir edayla  cüzdanından parayı çıkarmış bana uzatmıştı. Çok mutlu olmuştum. Parayı kaptığım gibi Maliye'ye... Sonuç olarak Suudi vize vermediğinden umreye gidememiştim tabi o ayrı husus.

-IV-

Belki de ömrümce hiçbir zaman benzerine sahip olamayacağım o gayretini ve samimiyetini daima hasretle ve de hasetle anacağım. Gayretinin açığa çıkması için gönül vermesi yeterliydi. Yıl 2009. Adam hacca niyetle dört ay önceden umreye gitmiş. Umre süresi bitince kırk gün Mekke sıcağının apartmanlarının birinin üst katında kapalı kalmış. Bildiği ve yapabildiği tek ibadet, namazdan sonra zikir yapmak. Kuran bilmemek o kırk gün içinde epey gücüne gitmiş olacak ki hacdan döner dönmez dört elle sarılmıştı elifbaya. Tutabildiği herkesten ders almıştı. Bir keresinde köyün camisinde, bir akşam namazı öncesi önümde diz çökerek beni tutmuş ve elifbadan o günkü dersini benden almıştı. Çok gayret etmişti. Okumayı söktükten sonra muntazaman her gün iki cüz okuduğunu öğrenmiştim. Ömrünün son demlerine kadar da bunu devam ettirdiğine şahitlik ederiz. Çokça da yumuşaktı kalbi. Rikkatli bir yüreği vardı. Gençliğinde sert ve hırçın bir tabiatı olduğunu söylerler. Ben görmedim. Şayet hayatının son on yılında kendisiyle tanışmış olsaydım ve gençliğini bilenler anlatmasaydı sert bir mizacı olduğuna asla ihtimal vermezdim. Öyle ki daima güleç ve halim... Bir keresinde sadece bir keresinde net bir şekilde sertliğine şahitlik etmiştim. "Bes e ha!" deyip önündeki çay sehpasını tuttuğu gibi odanın ortasına fırlatmıştı. Ortam buz kesmiş, herkes susmuştu. Bense tamahkarlığa tahammülünün olmadığını öğrenmiştim o gece.

O, kabaca hayalimdeki hayatı yaşadı; temiz hava, bol güneş, taş, toprak, su, çamur, ağaç ve serin gölgeden, sıcak yazlardan; odun sobasıyla ısınılan, gaz lambalarıyla aydınlanan, soğuk karlı kış günlerinden muvakkat tertemiz, pırıl pırıl, sade, basit ve arı; felsefesi emek ve çalışmak olan bir ömür... Her gün sabahın ilk ışıklarıyla bedenini bereketli ovaya saldı. Öğlen öncesi sıcağına kadar durmaksızın çalıştıktan sonra eve gelip kimi zaman sadece sütlü ekmekli kimi zaman yanında yoğurt, kızarmış peynir ve yumurtalı; ya da pekmezli yumurtalı, bazen tereyağlı ve ballı kahvaltısını yapardı. Tekrar tarlaya dönüp yine öğlen sıcağı kendini iyice hissettirince menüsü nanê tîrê, kuru soğan(kimi zaman yeşil), sumaklı, patlıcanlı, bazen bamyalı tırşık, soğuk cacık, bazen pirinç bazen bulgur pilavı olan öğlen yemeğini yedikten ve namazını eda ettikten sonra damdaki herzale'nin serinliğinde öğlen sıcağı kırılana kadar dinlenirdi. Sonra yine güneş, karşıki tepelerin ardından kaybolana dek çalışırdı. Abdestini kendi kazdığı kuyunun suyuyla alırdı. Sohrab'ın deyişiyle, rüzgarın tekbiri ve otların kamedinden sonra; kimi zaman dar a gûzê'nin altındaki mermer taşın, kimi zaman toprağın üzerinde; kimi zaman kendi elleriyle yaptığı tarladaki taş evin damında, herzalenin serin gölgesinde; bazen yine kendi elleriyle  yetiştirdiği meyve bahçesinde gölgesi bol bir ağacın altında; geceleriyse gökteki ışıl ışıl yıldızların safında durdu namaza.

-V-

Son zamanlarında çokça hastahaneye götürüldü. Sağlığındaki ilk kırılma zannedersem bundan dört Ramazan önce bir yaz günü, sahurunu iyi yapmamış olarak tarlaya gidip o yaz güneşinin altında çalışmasıyla vuku bulmuştu. Apar topar hastahaneye kaldırılmış, Fakülte hastahanesinde günlerce yatırılmıştı. Babam günlerce başında durmuştu. Çok iyi hatırlıyorum. İki Bin On Yedi'nin Haziran ayıydı. Ramazan'ın son gününde hanemizin ilk neşesini kucağıma vermişlerdi. O gecenin ertesi bayram namazını bayram gibi, Ulu Cami'de kılmış ardından Fakülte'ye ziyaretine gidip kendisiyle bayramlaşıp müjdeyi vermiştim. Birkaç gün sonrasında da durumu iyileştiğinden taburcu edilmişti. O vakadan sonra bedeni ne var ki kendini tam toparlayamadı. Bir ayağı daima hastahanedeydi. 

Yine son zamanlarında sıklıkla yanındaydım. Yine bir hastane sonrası bir vesileyle ziyaret etmiştim kendisini. Bolca gülüp eğlenmiştik, biraz da hüzünlenmiş ve ağlaşmış ve geri dönmüştüm. O günün akşamında Eğitim Araştırma Hastanesine getirdiler. Ben de hemen Ali'yi hazırlayıp yanına gitmiştim. Ali'yi etkilenmesin diye bebek arabasında servis odasının kapısında bizi görecek şekilde bırakmıştım. Bense içeri geçmiş dedemin yanına oturmuştum. Ali'yi uzaktan görünce dedemin yüzündeki sevince şahit oldum. Her halini her mimiğini gözlemliyordum. Durumu iyiydi. Doktoru, yatışlık bir hasta olmadığını söylüyordu. Nefes darlığı çekiyordu. Bronşit geçiriyordu, yaşlı bedeniyse buna mukavemet edemeyecek kadar zayıf düşmüştü. İyi değilim, diyordu. Geri eve dönüp dönmeme ya da bir diğer seçenek olarak bizim evde kalması hususunda kararı kendisine bıraktık. Gönlünün hastanede yatmak ya da bu mümkün değilse eve dönmek üzerine olduğunu anladım. Nihayetinde eve dönmeye karar verdi. Tekerlekli sandalyesiyle koridora çıkardım. O anda aklıma Ali ile fotoğrafını çekmek geldi. İkisini yanyana koydum. Hoşuna gitmişti. Gülümsüyordu. Resimlerini çektim. Bir yandan da bizde kalmasında ısrar ediyordum. İkna edemedim. Sonradan, Ali ile kendisini hastanede görmeye geldiğimizi, Ali'nin durmayacağını bu nedenle biraz kalıp gideceğimizi zannettiğini, ama Ali'nin öylece sakin sakin durduğunu ve buna hem çok şaşırdığını hem de sevindiğini söylemiş halama. Bunu geçen hafta öğrendim. Hüzünlendim, mutlu oldum.

-VI-

Annemi kötü haberler veren kadın olarak hatırlayacağım: "Bawo Hec' Cumo ölmüş!" O an zihnimden tıpkı bir film şeridi gibi geçti her şey. Kendimden hiç ummadığım bir serin kanlılık ve sekinetle karşıladım anı. Gidişini hep gıpta ederek anımsayacağım. Hayat defterini doldurmuş, vazifesini bitirmiş ve istiragahına dönmüş olmak çok kıskandırıyor beni. Adeta meylediyorum ona. O anı yaşamak istiyorum. Öyle eksik değil, tamamlanmış olarak. Sonra hiç bir kıymet biçmeden eteğimde topladıklarımı sahibimin eteğine boşaltmak hissi ile doluyor içim onu düşündükçe. Aynı duygu Hacı Seyit Ahmet'i düşünürken de sarıyor beni. Taziyeden sonra çokça rüyalarıma geldi, ziyaretine gittim. Tıpkı yeniden doğuşundan bir hafta önce yaptığım gibi uzun uzun hasbihalleştim. İçimden, dışımdan konuştum kendisiyle. Öncesinde de dinliyordu beni. Yine dinledi. Okuduğum ve okuyacağım tüm duaların; yaptığım ve yapacağım tüm amellerin hayrına O'nu ortak etmesini diledim Allah'tan.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PÎR'İN ÖLÜMÜ-2

■ Muhammed Ata  YÜKSEL Yaşadım, çünkü ben de vardım orada. -I- Bir toz bulutu gibiydi karanlık önümüzde. Bir yandan koşar adım yürüyor diğer yandan da düşmemek için gözlerimi kısarak karanlığı yarmaya çalışıyordum. Nihayet eli elimde ardım sıra sürükleyerek annemi, acil kapısına koştur koştur gittik. Acil girişinin kapısına vardığımızda, Kardiyoloji hastanesinin etrafını bir tur atmıştık.  Ağlamaklı sesi hala kulağımda annemin: "inşallah yetişiriz ya... qey belki merd o zî, o yo marê nêvano..." Koşar adım asansöre vardık. İkinci kata çıktık. Sağa döndük. Yoğun bakımın önüne vardığımızda Mehmet ve İsa dayılarım ziyaretçilerin oturduğu bölmede ayakta bekliyorlardı. Işığı açmamışlardı. Konuşmaya henüz başlamıştık ki erkek hemşire o anda içeri gelmiş, kısık ve buruk bir ses tonuyla başınız sağolsun, demişti. Sekerat anının sonuna yetiştiğimizi anladık. Dayılarım, annem oldukları yerde ayakta birbirlerine tutunarak çömeldiler. Hıçkırıkları birbirine karışmış bir...

Li Ser “Komxebata Rewşa Zimanê Kurdî Ya Piştî Rewşa Awarte” Çend Peyv

■ Muhammed Ata  YÜKSEL Em bibîr bînin, di meha qanûn ya 2016 de ji terefê wezareta Karê hundir ya Tirkîyê gorî zagona 11. ya Rewşa Awarte (OHAL) 94 komele hatin girtin. Di nav van komele/sazîyên ku hatin girtin yek ji wan “Enstituya Kurd” bû. “Komeleya Lêkolînên Kurdî” jî li Stanbolê 2017 de, wek dewama “Enstituya Kurd”; bi pêşengîya Zana Farqînî, Sami Tan, Sipan Haco u hwd. di qada zimanê Kurdî de kesên ku bi kar u xebatên xwe binav bûne hat avakirin u ev komel dest bi xebatên xwe kir. Bi destê “Komeleya Lêkolînên Kurdî” komxebateke di çarçoveya bernameya Yekîtîya Ewrupayê ya Ramana Sivil de bi piştgirîya Yekîtîya Ewropayê ser navê “Komxebata Rewşa Zimanê Kurdî Ya Piştî Rewşa Awarte” di navbeyna 31ê Tebax- 1ê İlon 2019ê hat amadekirin.  Piştî rewşa awarte ev komxebat di warê ziman u xebatên di vî warî de pêk têne komxebateke yekem bû. Baroya Amedê, Med-Der, Weqfa Mezopotamya, ÖHD, Eğitim-Sen, Hoda Tebiban; weşanxaneyên Wate, Wardoz u hwd. Komele u sazîyên ku di qa...

"XERÎBÊ WELATAN"

■ Muhammed Ata  YÜKSEL Xerîbê Welatan... Belgefîlma li ser Kurdên penaber... Ji destê derhênerê hêja Murat Kılıç... Ji bajarê Xerpêtê. Mirovekî serbixwe. Tenê bi wujdan u bawerîya xwe girêdayî. Mirovekî Kurd, xemxurê Kurd u Kurdewarîyê. Xarpêt... Bi qasî ku em pê dizanin, Şex Saîdê hezretî, çaxa dest bi serhildana xwe dike, berê berê bajarê Xerpetê deng didîyê, hemêza xwe jê ra vedike. Ji wê demê virda pirr tişt guherîn. Lê bi tevî dehan xurt xebatên bişaftinê, dîsa jî li vê bajarî mirovên Kurdewar, Kurdehez dijîn u ji vê bajarê hîna bihna Kurdewarîyê tê.  Bi vê belgefîlmê derhênerek berpirsîyar tê pêşîya me, bixêrhatina me dike. Ji serî heta dawî ev belgefîlm, şahidîya birîna derhenerê me yê berpirsiyar dike. Xwîna kul a dilê wî, wêne u diyalog bi hev re diherikin, her derin u derin...  Heta niha ev fîlma, wekî belgefilmê (documentary) tev li festîvalan bûye.  Tevî çardeh deqe, çil u neh saniye ye. Derhêner, di vê fîlma xwe da çîrok u serpêhatîya koçber...