Ana içeriğe atla

PÎR'İN ÖLÜMÜ-2

Muhammed Ata YÜKSEL


Yaşadım, çünkü ben de vardım orada.

-I-

Bir toz bulutu gibiydi karanlık önümüzde. Bir yandan koşar adım yürüyor diğer yandan da düşmemek için gözlerimi kısarak karanlığı yarmaya çalışıyordum. Nihayet eli elimde ardım sıra sürükleyerek annemi, acil kapısına koştur koştur gittik. Acil girişinin kapısına vardığımızda, Kardiyoloji hastanesinin etrafını bir tur atmıştık.  Ağlamaklı sesi hala kulağımda annemin: "inşallah yetişiriz ya... qey belki merd o zî, o yo marê nêvano..." Koşar adım asansöre vardık. İkinci kata çıktık. Sağa döndük. Yoğun bakımın önüne vardığımızda Mehmet ve İsa dayılarım ziyaretçilerin oturduğu bölmede ayakta bekliyorlardı. Işığı açmamışlardı. Konuşmaya henüz başlamıştık ki erkek hemşire o anda içeri gelmiş, kısık ve buruk bir ses tonuyla başınız sağolsun, demişti. Sekerat anının sonuna yetiştiğimizi anladık. Dayılarım, annem oldukları yerde ayakta birbirlerine tutunarak çömeldiler. Hıçkırıkları birbirine karışmış birbirlerine sarılıyor, teselli babında birbirlerini bağırlarına basıyorlardı. Ben hemen yoğun bakımın kapısına vardım. Kapı yarı açıktı. Gündüzünde yerini görmüş olduğumdan yattığı yeri hemen bellemiştim. Hemşirenin tekinin onu beyaz çarşaflara sardığını gördüm. İçeri girmeye davrandığım esnada, içerden sensörlü kapı yüzüme kapandı. Yanlarına geri döndüm. İsa dayım koltuğun birinde oturmuş ağlıyordu. Annem de üzerine kapanmış bir yandan onda teselli arıyor öte yandan teselli vermeye çalılıyordu. Mehmet dayım da diğer koltuğa oturmuş yüzünü iki elinin arasına almış tek başına ağlıyordu. Hemen yanına vardım. Başını kolumla kavrayıp göğsüme bastım. Başından öptüm, saçlarının kokusunu içime çektim, yüzünü koltuğumun altına aldım. Saçlarını okşadım. altımışına merdiven dayamış bu koca adam şimdi tıpkı bir çocuk gibi kucağıma sığınmıştı. Sessizliğimi koruyordum. Konuşmuyordum. Onlar gibi ağlamıyordum da. Ağlamamı ertelemiştim. Sanki dünyanın tüm sekineti ve sükuneti omuzlarıma çökmüştü. Bir süre geçti. Bir an mı, bir saat mı, bir zaman mı... Bilmiyorum. Sarılı olarak sedyenin üstünde dışarı çıkardılar onu. Hepimiz ayaklandık. Bir yandan ağlıyor bir yandan sedyeye eşlik ediyorduk. Asansörden aşağı indik. Dışarda  bizi bekleyen ambulansa kadar gittik. İsa dayım tüm bu zaman diliminde inliyordu. Her "Babawooo..!" deyişinde kalbim sızlıyor, gözyaşlarım göz kapaklarıma dayanıyordu. Ama dışarı atamıyordum onları. Göz kapaklarım şişip şişip diniyordu her defasında. "Nê merdo, nê merdo... Hewna germo da, şimayê nêvînenê? O yo hewna weş da!" derken içim titriyor, bir an bunun doğru olabileceği hissine kapılıyordum. Onun yaptığı gibi ben de el yordamıyla yüzünü buluyor ve yüzüne dokunuyordum. "Ölmemiş abi, hala sıcak da görmüyorsun?" sözlerine bir anlığına ben de inanıyordum. Ambulansa hep beraber bindiler; annem ve dayılarım... Bense peşleri sıra takip ettim onları. Yine de biraz gecikmiştim. Vardığımda Gassal, içeride resmi işlemlerle meşguldu. Dayılarım gassalın odasında sessizce bekliyordu. Annemse bekleme odasındaydı. Naaşını gasilhanede tek başına bırakmışlardı. Yanına vardığımda henüz örtüsü çözülmemişti. Yaşama dair tüm belirtilerini yitirmiş bir şekilde duruyordu karşımda. Bir süre yalnız kaldım kendisiyle. Biliyordum cansız bedeni karşımda duruyor olsa da ruhu yanımda benimle konuşmaya çabalıyordu. Ben de etrafıma bakınıyor, bir şey demiyordum. Elimi elinin üstüne koydum örtüsünün üstünden. Yasin okumaya başladım. Diğer yandan düşünceler denizinde çepeçevre kuşatılmıştım. Bedeni kuruydu ve buz kesilmişti.  Kabuğu kırılmış ve içinden çıkılmış bir hikayenin son kavşağının o büyük bekleme an'ına şahitlik eden talihsiz roman kahramanı gibi hissediyordum kendimi. Belki de bu anı görmek bir talihti de ben bilemedim. Nihayet kalması gereken süreyi geçirmiş, acısıyla tatlısıyla tatması gereken her şeyi tatmış ve posasını bir kenara fırlatmıştı işte. Bize düşen de onu yıkamak, aklayıp pakladıktan sonra aslına dönmek üzere toprağın bağrına saklamaktı. Biraz sonra gassal ve dayılarım geldiler. Önce eldivenlerimizi geçirdik ellerimize; Gassal, Mehmet dayım ve ben... Beni Mehmet yıkasın, diye arzu etmiş ve Allah bu arzusuna icabet etmişti. Beraberce yıkadık. Kefenini iki kat sardık. Sonra morga verdik. İsa'nın hêrsi geçmemişti daha. Her kısa  bir suskunluktan sonra yeniden haykırıyor, ağlıyor ve yapmayın, diyordu. Dışarı çıktık. Bir yanımız buradaydı. Kararsızdık. O gece mi götürseydik? Köydekilere haber verse miydik? Herkes yorgundu şimdi. Gündüzünde ta uzaklardan gelenler vardı. Dinlensinlerdi iyi olmaz mıydı? Hem biz de çok yorgunduk. Sabah erkenden köydekileri haber ederdik. Sonra da yola çıkardık. Nihayet bu şekilde kararlaştırdık. Mehmet dayım , Ramazan dayım ile gitti. İsa dayım ve annem de benimle bize... O gece çok uzun sürdü. Sabah olmak bilmedi. İnanmalı mıydık? Teslim olmak bu kadar zor muydu? Alışacak mıydık? Yüzleşmeli miydik? Herkes susuyordu. Kelime sanki boğazlanmış ve üzeri toprakla örtülmüştü. Dayım burnunu çeke çeke ağıt yakmaya devam ediyordu sessizce: "Wa weş biyayê, wijaka dêsî vera biyayê... Mirê embaz bi o, ez tenya menda!" Ara ara derin nefes alarak "Babawooo..!" diye bağırdıkça sesi gecenin sessizliğinde patlıyordu. Gece uzadı. Zaman geçmiyordu. Sonunda yataklarımıza çekildiğimizde gece ikiyi geçmişti. Nasıl uyuyacaktık? O orada yalnız başına... İçimizi kemire kemire sabahı ettik. Sabah namazının hemen ardından morgun kapısında soluğu aldık. Hava henüz ışımış ve buz gibiydi. Nakil aracı yarım saate burada olacaktı. Bekleme odasına geçtik. Nakil aracına yükledikten sonra Manisa'dan gelen diğer dayımlarla birlikte yola çıktık. Ben önce eve varacak annemleri alacak öyle onlara eşlik edecektim.

Yol boyunca gah sustuk gah konuştuk annemle. Dünkü şok halinden eser kalmamıştı annemin yüzünde. Daha metanetliydi şimdi, daha sakin. Bense hissiz.. Geçmişten konuştuk. Yaşadığı acıları, zorlukları andık. Az değildi seksen yedi yıl bu hayata katlanmış olmak. Büyük sabırdı doğrusu. Bu bunama çağında sabırla yaşamak ve hayatın zorluklarına bunca yıl direnmek kolay olmasaydı gerek. Köye Siverek-Ağırmat istikametinden gittik. Zeydan'dan geçtik, mezarlığa vardığımızda cenaze namazı henüz kılınmış ve defin yerine taşınıyordu. Buna da yetişememiştim. Kalabalık bir topluluk karşıladı bizi. Mezarlık; köylüler, çevre köylerden ve uzaktan gelenlerle dolmuştu. Salavatlar ve tekbirler eşliğinde yuvasına yerleştirdiler onu. Sonra üstünü toprakla örttüler. Derin olsun, diye vasiyet etmiş; briket ile duvar yapılsın, taş taşımakla kimse yorulmasın istemişti. Mezarın üstü kapatılıp taşı baş ucuna konulduktan ve telkini de okunduktan sonra çocukları ve torunları dışında herkes yas evine doğru yola çıkmıştı. Mezar başına çömeldik. Babam, Abdusselam ve ben... Berimde Hasan dayım ile ailesi, diğer yanda nenem ve teyzelerim, kuzenler.. Ben içimden okumaya başlamıştım bile. Kardeşim de o esnada yasin'i sesli okumaya başlamıştı. Herkes oturduğu yerden dinliyordu onu. Ben yasin'imi bitirdikten sonra çömeldiğim yerden kalkıp mezarlığın aşağı taraflarına doğru uzaklaştım biraz. Durduğum yerde sırtım onlara dönük, bir taşa oturdum. Gırtlağım hıçkırık dolmuştu. O ana dek de hıçkıramamış ve içimde biriken ne varsa salıverememiştim. Bir gün önce henüz sağken yoğun bakımda sıra bana gelince yanına varmış ve o halde görünce kendisini, yanından çıkmayı başarıp merdiven basamaklarında uzun uzadıya ağlamıştım. Yengem yanıma koşmuş ve ne olduğunu sormuştu bana. Bir şey olduğu yoktu, gidiyordu artık. Ve o acziyet içindeki hali ziyadesiyle dokunmuştu bana. Tam çıkacakken ardımdan defalarca ismimle beni çağırmış ve ben defalarca yanına dönüp tekrar ayrılmıştım. Tek arzusu vardı benden: Kendisine güzelce abdest aldırmak... Bir ömür içimi kemiren bir dert olarak yeterdi bu bana. Bütün bu manzaralar içimi yakmıştı hasılı. Daha ne olsundu. Kardeşimin hıçkırıkları çoğalmış artık içten içe ağlıyordu. Okumayı babam devralmıştı. Kuzen Murat onu teselli etmeye çalışıyor, birlikte ağlaşıyorlardı. Bense hala boşluğa ve uzaklara dalgındım. Hiçbir şey işitmiyor ve hiçbir şey düşünmüyordum. Ağlama sırası nihayet bana da gelmişti. Artık sadece ağlıyordum.

-II-

Çocukluğum dizinin dibinde geçti dersem, yalan olmaz. Bu yüzden çok anısı birikti heybemde. Onu ilk farkettiğimde ilkokul birinci sınıfa gidiyordum. Okul zamanıydı. Bir ay süreyle şu an hatırlayamadığım bir sebepten yanında kalmıştık. O da okulumdan geri kalmayayım diye elimden tutup beni köy okuluna götürmüş, hocadan köyde kalacağımız süre boyunca derse burada devam etmemi rica etmişti.  İlginç bir şekilde aynı zaviyeden görmüyor, aynı şekilde anlamıyor, aynı minvalde düşünmüyorduk hayatı. Oysa ki aynı şeye inanıyor, aynı yere dönüyor, aynı secdeye alnımızı koyuyorduk. Nasıl oluyordu da bütün bunlardan aynı sonuca ulaşmıyorduk? Buna rağmen bizi bir arada tutan bir sırrın varlığını da henüz keşfediyorum. Adını henüz koyamadığım bu sır beni ona yaklaştırıyor ve dizinin dibinde saatlerce oturtuyordu. Onun yanındayken kendimi o sırra daha yakın biliyor, sırrın soluğunu ta içimde hissediyordum. Birbirimizle başka bir alemin diliyle konuşuyor, başka bir dünyanın sesleriyle kalplerimize dokunuyor, bazenleri konuşmadan da anlaşabiliyorduk. Düşünüyorum da her çocuğun bir dedesi mutlaka olmalı. Her çocuk mutlaka dedesinin dizine başını tıpkı kurbanlık koyun gibi koymalı. Belki de biz son halkasıydık bu saadetin, bilemiyorum.

-III-

Bayramlarda, kış tatilinde ve yıl içinde kısa süreli diğer gitmeler haricinde, her yaz mutlaka Sersap'a gider en az bir ay kalırdım. O süre zarfında Zeydan'a, Sirsîyan'a gider; meyve ağaçlarını sular, meyve toplar, inekleri otlatır, pali yapar, patoz vurardık. At sırtında buğday ve saman taşıdığım zamanların tadı hala dimağımda. Zira köyden dönüşü at sırtında yapardım. Atım dörtnala koşar, tarlaya kadar durmazdı. Ben at sırtında büyüyen çocuklardandım. Uysal bir çocuktum. Ama hırçın bir yönüm daima vardı. Onu ben, at sırtında keşfetmiştim. Gözümü karartır, atı dörtnala koştururdum. Yedi yaşımdan ta on üç, on dört yaşlarıma dek bu hep böyle oldu.

Köyümüzün o uzun kış gecelerini, o gecelerin soba başında geçen uzun muhabbetlerini, o muhabbetlere eşlik eden ceviz, pastêx sefasını, vewirrib'ı; yolların her defasında kapandığı karlı kış gündüzlerinde damda kar küremeyi, yine o küremelerden sonra buz kesmiş ellerimizi bir parça ısıtabilmek için talaş ve odunla yakılmış sobanın başında durup demli çay içmelerimizi; yıldızlı ve bol sinekli yaz gecelerini, serin akşamüstlerini ve bewran'ların ötüşüyle uyandığımız serin sabahlarını hiç unutamayacağım. Akşamüstleri, serinletmek için, gündüzden güneş yemiş hortme'yi yıkar sonra içerden halı getirip sererdik. Yastıklara sırtımızı verip ayaklarımızı uzatır mezarlığın da bulunduğu karşıki tepelere ve onların da ötesindeki yüksek dağlara bakardık. Dedem, elinde tesbihiyle bir yandan bizimle konuşur, günün muhasebesini yapar, talimatlar verir, konuşmadığı anlarda da zikir çekerdi. Tesbihinin elinden düştüğünü hiç görmedim.

-IV-

Yêgan, derdi bana, torunum yahut oğlum demekten ar ettiği için. Ben de hep baba, derdim kendisine. Bundan yaklaşık on iki sene önce, bir gün Diyarbekir'in sokaklarını birlikte arşınlıyoruz. Hastahaneye gitmişiz güya. Ulu Camii meydanında yürüyoruz. Konuşuyoruz her şeyden. En çok da hesap gününden. Yêgan, dedi, etraftaki insanları göstererek, merhemetê Ellahî bol o, O eff keno. Ellah do a roj, pêrna eff ke ro, ti dê bivînê. El hak doğru söylüyor olabilirdi. Gaybden bir sesin onun nefesine oturduğunu düşünürdüm bazenleri. O konuşmuyor da başkası onun sesiyle konuşuyordu. Yine o gün Diyarbekir esnafından alışveriş yaparken gün boyu Kurmancî konuşmakta ısrar etti. Dîyarbekirijî Kirdasî ra hez kenê, ti înarê Kirdasîya vajêse torê çî ercan hesibnenê, diyordu. O gün bir gözlükçüye de uğramıştık benim için. Vitrindeki yaz gözlüklerinden birini eline aldı, taktı. Aynada kendini görünce yüzü güldü. O anı düşününce içimi bir sıcaklık sarıyor. Kıvırcık uzun sakallı, elinde bastonuyla yetmişlerinde, şalvarlı, sıskacadan hallice başında çefî'siyle dedem, gözünde gözlükle aynada kendini görünceki heyecanı görülmeye değerdi. Haha! Heyra nê daha weş î, ti çi xwurê nîna ra nêgênê, diye sordu gülerek.

-V-

Elinden birçok iş gelirdi dedemin. Evvela çiftçiydi. Atını sabana vurur, çift sürerdi. Buğdaydan pamuğa toprağın o yılki verim durumuna göre ekim yapardı. Uçsuz bucaksız meyve bahçeleri vardı. Bu bahçelerde envai çeşit meyveler olurdu. Başta üzüm, nar olmak üzere incir, kayısı, badem, alıç, kara erik, şeftali, elma, armut, kiraz, vişne, ceviz toplardık her yıl bu bahçelerden. Çocukluğumda ağaçlar o kadar çok meyve tutardı ki büyük tahta meyve sandıklarına herkes gibi biz de elma ve üzümleri, erikleri doldurur köyün tek eski tip kasalı kamyonuyla şehre satılmak üzere gönderirdik. Bahçe eskidi, toprak yoruldu, su azaldı. Bakımı da eskisi kadar yapılmayınca meyvesi de azaldı bu bahçelerin. Yemeye ve eş, dost akrabaya dağıtmaya anca yeter oldu. Dedem, toprağı çok severdi. Ölmeden önceki baharda dahi şu an medfun olduğu yerin hemen yanındaki, sonradan tımar ettiği tarlasına, onlarca kök zeytin fidesini kendi elleriyle dikti.

Dedem elektirikçiydi. Yaşadığı mıntıkaya elektirik ilk defa verilmeye başlayınca kendi köyünün ve civar köylerin elektiriğini çeken nadir insanlardan olduğundan 'ceyran' lakabıyla anılır oldu. İyi bir marangozdu da. Büyük bir marangoz atölyesi vardı. O atölyede küçük-büyük her türden alet edevat, büyük hızar makineleri bulunurdu. Bu atölyede meyve sandıkları, çeyiz sandıkları, çocuklar için tahta yürüteçler, at koşumlukları, sabanlar, Tavan mağları, sehpalar, küçük iskemleler, masalar, tahta dolaplar, teka dediğimiz odaların özel bölmeleri için kapaklar vs. yapardı. Bu atölyesi tüm aksanıyla hala yerli yerinde.

Dedem nalbanttı. At sahipleri soluğu Hacı Said Ahmed'in evinde, marangoz atölyesinde, alırdı. O da önce atın toynaklarının dibini keserle iyice oyar, düzleştirir sonra nalları mazbut bir şekilde çakardı. Atın ayağı açılana kadar atı incitmeyin, diye de tembihlerdi. Demirci ustasıydı dedem. Tırpan, orak, karasaban yapar, bıçak bilerdi. Gün olur eski halıları bozar, onlardan at, katır ve eşekler için semer yapardı.

Bakkaldı dedem. Köyde küçük bir bakkal dükkanı vardı, ki hala var, dayım işletiyor. Bakkalda çay, şeker, sabun, kola, çekirdek, yağ, ip, pamuk, kırtasiye ve temizlik malzemesi, patpat oyuncak silahlar, plastik toplar, mum, kibrit, çakmak, arko el kremi, bally, derby jilet vs. köyde lazımlı hemen her şey satılırdı. Bu bakkalda çokça anım oldu. Az çekirdek, çikolata, kola yürütmedim hani. Çok da severdim bakkalı. Bana çok nostaljik gelirdi; şiir gibi... Halide Edip'in Sinekli Bakkal romanını hatırlatırdı hep. O sıralar bu kitap dizi filme uyarlanmıştı.  Bir keresinde bakkalın bir adı olmalı diye düşündüm.  Farklı renkten birkaç keçeli kalemi elime alıp büyük bir kartona her harfini farklı renkten olacak şekilde "Muhabbet Bakkal" diye yazıp kapının üstüne tabela diye asmıştım. Tabelaya baktıkça Sinekli Bakkal'da hissederdim kendimi. O tabela yağmurlara kadar uzun süre öyle kaldı. 

Dedem aynı zamanda bir şifacıydı. Bir yeri ağrıyan, dedemin elinde soluklanırdı. Çok defalar buna ben de şahit oldum. İnsanların ağrıyan yerlerine tükenmez mavi kalemle çember çizer, harfler yazar, üzerlerine okur ve insanlar mucizevi bir şekilde iyileşirdi. Bunun mukabilinde sadece dua talep ederdi. Bunu, ücret mukabili yapanları kınardı. Kendine ve çevresine yetecek kadar ilim de okumuştu dedem. Hem eski hem yeni yazıyı bilirdi. Gençliğinde dönemine göre aydın bir Mela'nın yanında ders okumuştu. Kur'an'ın bir kısmını meali ve tefsiriyle beraber hıfzına almış. Annemin anlattığına göre Kur'an'ı eline alır. onlara okuyup mealini ve tefsirini anlatırmış. Elinde birçok eski eser varmış eskiden hem. Zamanla kimi yırtılmış kimi yıpranmış kimi de kaybolmuştu. Ben yetiştiğimde bana geriye bir şey kalmamıştı.

-VI-

Dedem özünde iyi bir insandı. İyilik ister iyilik yapardı. Çok namaz kılardı, çok oruç tutardı, çok Kur'an okurdu. Gece namazlarını rahatsız değilse mutlaka kılardı. O namazlardan sonra duaya durduğu anlara şahitlik ederdik. Hayat onun için ibadetti. İbadet dışında başka bir şey için geldiğine inanmazdı, öyle yaşardı. Az huysuz, az da hırçındı dedem. Haksızlığa tahammülü olmadığı gibi takiyye yapmayı da bilmezdi. Haliyle köylülerle hep husumetli olurdu. Köylüler ne onsuz yapabiliyor ne de onunla geçinebiliyordu. Kendine has bir vakaydı dedem. Hakkında söylenecek çok söz var. Ne kadar söylesem de hakkını teslim edemem. Derdi ki: " Weş goş bidê min. Eke şima goş bidê min şima dê tîk şirê cinnet. Ez sevanase şima winî bikerê. Peynîya ci veradê." O da hayat defterini doldurmuş, vazifesini bitirmiş ve istiragahına dönmüştü nihayet. Onu da bir zamanlar ekip biçtiği yerleri görüp izleyebilecek yüksekçe bir tepeye gömdüler. Onu da her düşündüğümde ona meylim artıyor. Ben de yaşayayım istiyorum artık. Öyle eksik değil, tamamlanmış olarak. Sonra hiç bir kıymet biçmeden eteğimde topladıklarımı sahibimin eteğine boşaltmak hissi ile doluyor içim. Taziyeden sonra çokça rüyalarıma geldi. Bir defasında babam, O, ben, İsa dayım, Murat amcam ve başkaları da vardı. Sersap'ta birkaç yıl öncesine kadar da oturulan, kapısı her açılıp kapandığında gıcırdayan o geniş ve uzun odada, öndeki geniş pencerenin önünde oturuyorduk. Oradakiler vefamı sorguluyordu. Bense onlara elimle köyün tepesindeki mezarlığı ve dedemin medfun olduğu yeri işaret ederek, bizden kimse bu köyde kalmasa da, şayet bir gün ölürsem beni yanına gömün, diyordum. Gömdüğünüz yer geniş ve yüksek olsun ki her tarafı iyice görebileyim. Bunları söylerken O da babamın kenarında oturmuş bizi dinliyordu. Mezarını kaç defa ziyarete gittim. Uzun uzun hasbihalleştim onunla içimdem. Okuduğum ve okuyacağım tüm duaların; yaptığım ve yapacağım tüm amellerin hayrına O'nu da ortak etmesini dilerim Allah'tan.





Bu resimdeki dedem Hac Said Ahmed. 


Yorumlar

  1. Hepsini okuyacak kadar enerjim olmasa da genel hatlarıyla güzel bir çalışma olmuş. Böyle bir yorum yapma hakkını da kendimde görmüyorum ama ellerinize sağlık.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Li Ser “Komxebata Rewşa Zimanê Kurdî Ya Piştî Rewşa Awarte” Çend Peyv

■ Muhammed Ata  YÜKSEL Em bibîr bînin, di meha qanûn ya 2016 de ji terefê wezareta Karê hundir ya Tirkîyê gorî zagona 11. ya Rewşa Awarte (OHAL) 94 komele hatin girtin. Di nav van komele/sazîyên ku hatin girtin yek ji wan “Enstituya Kurd” bû. “Komeleya Lêkolînên Kurdî” jî li Stanbolê 2017 de, wek dewama “Enstituya Kurd”; bi pêşengîya Zana Farqînî, Sami Tan, Sipan Haco u hwd. di qada zimanê Kurdî de kesên ku bi kar u xebatên xwe binav bûne hat avakirin u ev komel dest bi xebatên xwe kir. Bi destê “Komeleya Lêkolînên Kurdî” komxebateke di çarçoveya bernameya Yekîtîya Ewrupayê ya Ramana Sivil de bi piştgirîya Yekîtîya Ewropayê ser navê “Komxebata Rewşa Zimanê Kurdî Ya Piştî Rewşa Awarte” di navbeyna 31ê Tebax- 1ê İlon 2019ê hat amadekirin.  Piştî rewşa awarte ev komxebat di warê ziman u xebatên di vî warî de pêk têne komxebateke yekem bû. Baroya Amedê, Med-Der, Weqfa Mezopotamya, ÖHD, Eğitim-Sen, Hoda Tebiban; weşanxaneyên Wate, Wardoz u hwd. Komele u sazîyên ku di qa...

"XERÎBÊ WELATAN"

■ Muhammed Ata  YÜKSEL Xerîbê Welatan... Belgefîlma li ser Kurdên penaber... Ji destê derhênerê hêja Murat Kılıç... Ji bajarê Xerpêtê. Mirovekî serbixwe. Tenê bi wujdan u bawerîya xwe girêdayî. Mirovekî Kurd, xemxurê Kurd u Kurdewarîyê. Xarpêt... Bi qasî ku em pê dizanin, Şex Saîdê hezretî, çaxa dest bi serhildana xwe dike, berê berê bajarê Xerpetê deng didîyê, hemêza xwe jê ra vedike. Ji wê demê virda pirr tişt guherîn. Lê bi tevî dehan xurt xebatên bişaftinê, dîsa jî li vê bajarî mirovên Kurdewar, Kurdehez dijîn u ji vê bajarê hîna bihna Kurdewarîyê tê.  Bi vê belgefîlmê derhênerek berpirsîyar tê pêşîya me, bixêrhatina me dike. Ji serî heta dawî ev belgefîlm, şahidîya birîna derhenerê me yê berpirsiyar dike. Xwîna kul a dilê wî, wêne u diyalog bi hev re diherikin, her derin u derin...  Heta niha ev fîlma, wekî belgefilmê (documentary) tev li festîvalan bûye.  Tevî çardeh deqe, çil u neh saniye ye. Derhêner, di vê fîlma xwe da çîrok u serpêhatîya koçber...